Saat Yükleniyor...
YAZARLAR
Mutluluk Huzur Her Yerde

Bu sabah gözüme hücum eden güneşe karşı büyük bir hoşnutluk hissedip, huzurla tatlı anıları yad ettim. Yeni umutlar biriktirirken, istem dışı kırptığım kirpiklerimin ucunda oluşan renkler ve pırıltıların her biri için ayrı bir sahne canlandı, huzurla güzel şeyler yazdım zihnime. Doğa fiziken ihtiyaç duyarken güneşe insan da bu sarı, sıcak, yuvarlak nesneden nasibini alıyor. Manevi yolculuk, ruh gelişimi, kötü griye çalan düşüncelerinin kirinden arınması, bakış açısının şifa bulması için gereken kısımdan bahsediyorum. Güneşin yıkadığı ruhum, bulup yaşamak için çabaladığımız huzurun aslında olmadık yerlerde saklı olduğunu düşündürdü bana. Olmadık yerlerde diyorum, çünkü biz insanoğlu hep uzakta, yüksekte ararız onu. Kendi belirlediğimiz büyük hedeflerin altında saklı olduğunu zanneder, olduğunu düşündüğümüz yere ulaşmak için kendimizi yırtar, en değerli zamanlarımızı harcar, baktığımız yerde huzuru bulamayınca da beklerken uçup daha yükseklere kondururuz. Hayal kırıklığını tecrübe etmiş yılların verdiği yılgınlıkla, mutluluğu aramaya başka dağlara çıkarız. Aynı hikaye Kaf Dağına kadar uzar gider. Oysa yanı başımızdadır mutluluk da huzur da. Camdan yüzümüze vuran güneşte, sabah penceremize konan güvercinin yuvarlak başındaki yuvarlak gözlerinde, dumanı üzerindeki kahvenin kokusunda, üşümüş ellerin arasında tutulan bir bardak çayın karıştırılırken çıkardığı seste, yeni alınan bir kitapta, hediye gelen bir ajandada, yağmurda, karda, sıcakta, uykuda, öpücükle uyandırılmakta. Sinemaya gidecek paran olmadığında televizyonda muhteşem bir filmle karşılaşmanda, almayı çok istediğin kitabı bir sahaf rafında yarı fiyatına bulmanda, liseden beri görüşmediğin arkadaşınla karşılaşmanda, çevrende seni merak eden, senle ilgilenen insanların var oluşunda, masraf ve zaruri harcamalardan sonra pek bir şey kalmasa da maaş gününde, trafik çilesine rağmen hafta sonuna gebe Cuma akşamında, odandaki filizlenen çiçekte, selam verip hatırını sorduğun ihtiyarın yüzünde, şeker yiyen çocukların gözlerinde, bir lira verdiğin dilencinin yüreğinde. İşte mutluluk böyle ummadığın yerlerde. Evet, mutluluk her yerde. Yanı başında, gözünün önünde, burnunun ucunda, limiti olmayan hayal gücünde. Mutluluk güzel baktığınız, iyi görebildiğiniz her yerde.

Hayata güzel bakıp, ne zaman biteceğini bilmediğimiz yaşamlarımızı mutlu ve huzurlu geçirmemiz dileğiyle. Sevgiyle, huzurla, yüreğinizde hiç batmayan bir güneşle kalın. Size güzel şeyler anlatan, kimi zaman da kitabın kahramanı siz olmadığınız için şükrettiren, başkalarının hayatlarını dikizlemenize fırsat veren, öğreten, zihninizi dinlendiren, sizi zahmetsiz yolculuklara çıkaran kitapla kalın…

AYŞEN ILGIN

http://aysenilgin.blogspot.com/

Çocuğumuzu nasıl eğitmeliyiz?

Çocuğa sabırlı, destekleyici ve pozitif bir şekilde yaklaşmanın ise gelişimini ve ilerideki başarısını pozitif şekilde etkilediğini bildiren Yusufoff, bunun için ABD'de ''Pozitif Disiplin'' adı verilen ebeveynlere yönelik bir eğitim modeli  uygulandığını belirtti.

Çocuklara yalan söylemek, korkutmak, bağırmak, kötü davranmak, dövmek, duygularını incitmek, kandırmak, cezalandırmak, zorla yemek yedirmek ya da uyutmak, uzun süre susmalarını istemek, onları terk etmek ya da evden atmakla tehdit etmenin çocukların eğitiminde başvurulan büyük yanlışlar olduğuna işaret eden Yusufoff, şu uyarıları dile getirdi.

''Bir çok anne-baba çocuklarını yetiştirmek için kendi çocukluk deneyimlerini kullanır. Anne-babalarında, çevresindeki ailelerle arkadaşlarında gördükleri modelleri uygularlar. Çocuğun davranışlarının yönetimi, iş ve sorumlulukların çocuklara yüklenme şekilleri aileden aileye farklılık gösterir. Çocuklar nasıl davranacaklarını kendilerine bakan yetişkinleri izleyerek, dinleyerek ve onlarla konuşarak öğrenir. Davranışlarında yetişkinlerin sırf kendilerine yönelik davranışlarını değil, başkalarına karşı davranışlarını da temel alırlar.''

Çocukların değerlerini söylenenlerden daha çok uygulamalardaki gözlemlerine göre oluşturduklarını ifade eden Yusufoff, bu nedenle ebeveynlik eğitiminin çok önemli olduğunu söyledi.

Bütün çocukların güvenli, oturmuş, sevgi dolu ortamlara ihtiyaç duyduklarını anlatan Yusufoff, şöyle devam etti:

''Çocuğa ne kadar çok değerli bir insan muamelesi yapılırsa o kadar değerli bir kişi gibi davranır. Ama bu demek değildir ki çocuğun her istediği yapılmalıdır. İşin ilginç tarafı, aile yönetimini ele geçirmiş çocuklar da çok problemli olur. Anne-babaların çocukla güçlü bir bağının olması çok önemlidir. Anne ve babasını seven çocuk, onları mutlu etmek ister. Ebeveynleri ile kötü ilişkisi olan bir çocuk, onların isteklerini önemsemez, davranışlarını düzeltmez.''

Yusufoff, kızgınlık ya da kırgınlık gibi negatif duygular yaşayan çocukların sakinleştirilmesi için şu yöntemlere başvurulmasını önerdi:
''-Çocuğunuzla yumuşak ve nazik bir ses tonuyla konuşun.
-Çocuğunuza bir stres topu ya da çekiştirebileceği bir oyuncak verin.
-Çocuğunuza sakız verin. Sakız çiğnemenin sakinleştirici bir etkisi vardır.
-Çocuğunuza emebileceği bir şeker ya da lolipop verin. Emmek de sakinleştirir.
-Yavaş ve derin soluk alıp vermesini söyleyin.
-Çocuğunuza sakinleşme tekniğini öğretin. Öfkelenince 1-2 saniye dursun, güzel şeyler düşünsün ve 3'e kadar saysın. Sakinleşip soruna çözüm bulunca tekrar iletişime geçsin.''
Çocuk yaramazlık yaptığında sinirlenen düzgün düşünemeyen ebeveynlerin doğru kararlar veremediğini, bunun da çocuğun davranışını daha kötü etkilediğini belirterek, böyle bir durumda öfke nöbeti yaşayan ebeveynlere de şu önerilerde bulundu:
''-Bir bardak su için. Beyindeki kortizol seviyelerini düşürmüş olursunuz. Bu sakinleşmenizin en hızlı yoludur.
-Yabancı dilde 10'a kadar sayın ya da en sevdiğiniz yemekleri düşünün. Kuzenlerinizin isimlerini ya da gitmek istediğiniz yerleri sayın. O anda sizi ne rahatsız ediyorsa, ona odaklanmamak için beyninizi farklı bir amaçla çalıştıracak bir şeyler düşünün.
-Sakin bir odaya gidin, biraz sakinleşmek için orada kalın. Çocuğunuz küçük ise ilk önce emniyetli bir yere yerleştirin. Daha büyük çocuğunuz yanınıza gelmek istiyorsa biraz sakinleşmek için zamana ihtiyacınız olduğunu söyleyin.
-Sizi sakinleştirecek bir şeyler yapın. Çay için, müzik açın, kitap okuyun, arkadaşınızı ya da eşinizi arayın.
-En sevdiğiniz yeri hayal edin.
-Çocuğunuzun en iyi taraflarını hatırlayın.
-Dışarı çıkıp biraz hava alın.
-Bağırmak istiyorsanız, başka odaya gidip bağırın. Duvarlara bağırmak çocuklarınıza bağırmaktan iyidir. Ayrıca düşünün, sizi bu kadar sinirlendiren gerçekten çocuğunuz mu yoksa başka bir şey mi?''

''ACI VERMEDEN YANLIŞINI SÖYLEYİN''

Çocuklara kötü davranmanın çocuklardaki fiziksel, psikolojik ve davranışsal zararları hakkında çok sayıda araştırma yapıldığına işaret eden Yusufoff, Amerikan Padiatri Birliği'nin, ''çocuğa fiziksel ya da duygusal acı verecek her türlü cezalandırma şeklinden uzak durmayı'' önerdiğini söyledi.

Yusufoff, ''Çocuğunuz yanlış bir şey yaptığında bunu ona bildirmeniz gerekir ama bu acı vermek yoluyla yapılmamalıdır. Çocuk kaç yaşında olursa olsun, her türlü fiziksel cezalandırma ya da bağırmaktan kaçınılmalıdır, çünkü bunlar fayda yerine zarar verir'' dedi.

Çocuğa fiziksel ceza uygulandığında etkisinin hemen görülmesi ve problemin hallolmuş gibi gözükmesine rağmen, bunun tam tersi sonuçlar doğurduğunu ifade eden Yusufoff, ''Oysa çok büyük bir ihtimalle problem tekrarlanacak, bu sefer aynı dozda fiziksel ceza işe yaramayacağı için şiddet artırılmak zorunda kalınacaktır. Sonunda 'anne bana şununla vur' diye size terlik getirecek, fiziksel suiistimal boyutuna getirdiğiniz bir ilişki oluşacaktır'' şeklinde konuştu.

Aileleri tarafından kötü davranılan çocukların sosyalleşme yetenekleri, duygu ve dürtü yönetimleri ve en önemlisi öz benlik tanımlarının bozulduğunu vurgulayan Yusufoff, zaman içinde bu çocukların ciddi uyum ve öğrenim sorunları yaşamaya başladıklarını, ayrıca bu çocuklarda akranlarıyla problemler, akademik başarısızlık, ağır depresyon, madde bağımlılığı ve suça yatkınlık da görüldüğünü söyledi.
Ebeveynlerin çocuklarıyla alay etmeleri, küçük düşürme, korkutma ve tersleme gibi alçaltıcı türden mesajlar vermelerinin kendine güven eksikliğine, yüksek endişe düzeyine ve hatta intihara bile varan ''aşırı psikolojik acı''dan kaçma girişimlerine sebep olabileceğini kaydeden Yusufoff, şu uyarılarda bulundu:

''Kötü muameleye maruz kalmış çocuklar, okulda ciddi disiplin problemleri ile karşı karşıya kalırlar. Uyumsuzlukları, isteksizlikleri, ve bilişsel yetersizlikleri akademik başarılarını etkiler ve daha sonraları hayatta başarılı olmalarını zora sokar. Aynı zamanda, bulundukları ortamdaki sosyal işaretleri yanlış değerlendirirler ve istedikleri olmayınca düşünmeden ani ve olgunlaşmamış tepkiler gösterirler. Bu tür davranışlar diğer çocukların onlardan uzak durmasına sebep olur. Bu da doğal olarak negatif bir kısır döngü oluşturarak sosyalleşmelerini daha da yavaşlatır. Zamanla dışlanan çocuk, hissettiği acıyı kendisine doğru çevirir. Bu da onu üzgün ya da kendinden nefret eder bir hale dönüştürür ya da acıyı dışa doğru yönlendirir. Bu durumda agresif ve hatta suça yatkın davranışlar sergiler. Eğer müdahale edilmezse, bu tür çocuklar genellikle marjinal çocuklarla arkadaşlık eder.''

Yusufoff, çocuklara yönelik olumsuz davranışların yol açtığı sorunlara ilişkin yapılan araştırmalarla ilgili de şu bilgileri verdi:

''-Fiziksel cezalandırma (dayak, darbe gibi) ne kadar fazlaysa çocukta görünen psikiyatrik bulguların seviyesi o kadar fazladır ve yetişkin olarak genel durumları o kadar kötüdür.

-Fiziksel istismara uğramış çocuklar, okulda ağır ve yaygın akademik ve sosyo-duygusal sorunlar yaşar. Sağlıklı olanlara göre, başarmak istedikleri meslekler için daha az çaba gösterirler ve başarma hevesleri daha azdır. Akranlarıyla iletişimde bulunmak için daha az pozitif adım atar ve daha fazla negatif davranışta bulunur. Öğretmenler genellikle istismara uğramış çocuklarda davranış bozukluğu gözlemler.
-Küçük yaşta suiistimal, mahrumiyet, ihmal, fakirlik ve travma gibi sıkıntılar yaşayan çocuklarda, ileri yaşlarda davranışsal, duygusal ve sosyal problemler yaşama riski artar.''

Çocuklara fiziksel ceza vermenin, ''Daha büyük biri, daha küçük birine güç ile istediğini yaptırabilir, kızgın ya da öfkeli olmak güç kullanmayı haklı kılar'' şeklinde yanlış izlenimler doğurduğunu anlatan Yusufoff, ''Böyle bir çocuğun kafasında sevgi ile şiddet arasında bir ilişki kurulur. Çocuklar ne kadar fiziksel şiddete uğrarsa, yetişkin olunca o kadar sinirli olurlar, kendi çocuklarına şiddet uygularlar, evliliklerinde problem olduğunda eşlerine karşı şiddet kullanmaktan kaçınmazlar ve şiddet kullanımını onaylarlar'' diye konuştu.

Acıya aşıktır aşk!..

Bir adamın kalbinden sökülüp, bir kadının kaleminden dökülen duygulardı bunlar, en gizlide kalmış, açığa çıkmamak için prangalara sarılmış, sonunda kapılarını açıp acıya aşık kalmış ve sizlere ulaşmış..
 
''İki kadın var yüreğimde..

Biri hayat arkadaşım..

Hayır hayır düşündüğünüz gibi değil, evli değilim ben aslında, beraber yaşıyoruz kız arkadaşımla..

Baya da zaman oldu esasında.

Ela gözlerine baktığımda kaybolmuştum onu ilk görüşümde..

Kıvırcık saçlarının her buklesindeki ışıltı, gözlerimin feri olmuştu sanki..

Aşık olmuştum işte! Hem de ben, yılların çapkını, durulmazı, karşı konulmazı..

Ondaki huzur muydu, sakinliği miydi yoksa hayata bağlılığı mıydı beni ona çeken, adını koyamadım hala.

Aylardır beraber yaşıyoruz ve daha kavga etmedik bile. Düşünsenize kavga çıkarmayan bir kadın! Hah, ne şaşkınlıktır bu..

Belki de beni sevişini sevmişimdir, kim bilir..

Hani vardır ya hayatınızda hep özel olacak insanlar, bu da öyle işte,

Onun adı hayat,

Onun adı huzur,

Onun adı güven

Onun adı neşe!

 

Ama işte..

Gün günün birinde bir kadın gördüm ve vurulmak buydu bence!

Bu kadın, gizli dünyam, kaçışlarım, kayboluşlarım, iç sesime yakarışlarım, kavgalarım, yaralarım oldu o benim, hatta sesinde yok oluşlarım, her tınısında çırpınışlarım.. !

Kirpiklerinin her telini sayabilmek için cümlelerimi uzatıp, bana uzun uzun bakmasını sağlayışlarım o benim..

Çok güldüğünde çıkan gamzelerinde tutunmak istediğim, omuzlarından sarsıp ‘hep gülümse ne olur!’ diye haykırmak istediğim o..

Bembeyaz narin ellerindeki bordo ojelerinin her ayrıntısını dakikalarca izlediğim, izledikçe kız arkadaşımı aldatıyormuşcasına hislerimin doruğa ulaştığı, o ellerine dokunabilmek için her şeyi feda edebileceğimden habersiz yüzüme bakarken, saçlarını elleriyle karıştıran, masum, gizli kadınım o benim, aşkını doruklarda yaşadığım için beni diplere sürükleyen..

Öyle seçilmiş, öyle özel, öyle naif ki, sanki kırdığım an bir daha asla yapıştıramayacağım el yapımı, porselen bir bebek gibi karşımda ipekten güzel kirpikleri, pembe hatasız dudakları, yapma gibi burnu ve kocaman gözleriyle bana bakarken derin derin, içine çekiyor sanki, gel aşık ol, kaybolalım diyor sanki, sürükleniyorum O’na.

Bir yanda uzun ve beraber, birbirimizi kırmadan geçirilmiş bunca zamanın yol arkadaşı,

Bir yanda kalp çarpıntılarımın sebebi, uykusuz gecelerimde kız arkadaşımın koynundan kalkıp, sigaramın buğulu nefesinde düşündüğüm tek kişi..

İşin içinden çıkamadıkça acı çekiyor ve buna engel bile olamıyorum.

Kız arkadaşıma eskisi gibi dokunamazken onun bana hala şefkat ve merhametli oluşunun altında ezilirken ben, bir yanımın umurunda bile olmadan O’na koşuyorum..

Sanki aşka giderken huzurumu kaybediyorum.

Aslında kimseden değil, bir kendimden kaçıyorum..

Sanki kalbimin bir yanı derin yara, bir yanı ise O'nun kalbinde bir parça!

Aslında ben, O'nu ilk gördüğümde sadece ‘merhaba’ demiştim ona, fazlasını yapmamıştım esasında..

Merhaba deyip gidecektim, gidemedim ya, ondan kızıyorum canıma.

Gidebilmeliydim oysa..

Şimdi ise ben;

Sanki aşka giderken huzurumu kaybediyorum..

Sana gelirken gizli yanım, her şeyi feda ediyorum.

Yapmamalıyım biliyorum...

Ama söylesenize,

Hangi aşk, acıya aşık olmamıştır ki?..''

YES 007, NO S. HAMLET

Bu yıl içinde çekimlerine başlanan 007 serisinin son filmi olan James Bond’un çekimlerinin bir kısmı Adana’da çekilmiş ve ardından İstanbul durağında Eminönü’nün o ünlü ve tarihin izlerini taşıyan önemli kültür mekânımız olan Kapalı Çarşı’da çekimleri devam ediyor.

 

Hepimiz biliriz ki, İstanbul zaten Avrupa’nın başkenti ve sanki ülke çapında kurtarılmış bir bölge gibidir. Türkiye’nin kalbinin attığı önde gelen şehirlerinden biridir.

 

Ülkemizin tanıtımı konusunda, gerekli yatırımlarının yapılması ve bu konularda desteklenmesinde hep duyarlı bir insan olarak, ülkemizin yaptığı gelmiş geçmiş tüm politikalarının ne denli yanlış işlediği konusunda içerler durumdayım.

 

Bu zamana kadar İstanbul’da birçok Hollywood filmi çekilmesine rağmen, nedense çekilen filmlerin, hala eski çağlarda kalmış insanlar gibi yaşadığımızı gösteren olgulara rastlanmış, tanıtımı ne kadar iğneleyici bir durum seyir ettiğini fark etmiş olmalısınız. 

 

Tamam, çekilsin, ülke tanıtımına hizmet etsin ama bizi çağ dışında ya da çağın gerisinde yaşıyormuşuz gibi göstermelerinin ne denli ülke tanıtımında etkili olabileceğini düşünüyorsunuz ki?

 

Ayrıca tarihi olgulara verilen çekimler sırasındaki zarar ve aksaklıklara ne demeli? Şu anda kapalı çarşıda çekimleri devam eden 007’nin verdiği zarar, sizce maddiyat ile karşılanabilir mi?

 

Hele ki bir film için kesilen 2’si asırlık 12 ağacın hesabını nasıl gönül rahatlığı ile verebilecekler?

 

CNNTÜRK’ün haberine göre; 007 filmi için kapatılan yollar ve kesilen ağaçların yanı sıra, çekimlerin gidişatında olması gereken motosiklet kovalamacısı sırasında tarihi bir binada yer alan mücevher dükkânının vitrinini paramparça etmeleri ve aralarında Hürrem yüzüğünün de bulunduğu birçok özel mücevher yerlere saçılmış olmasından ve en önemlisi de durum ile ilgili tutanak tutturan Mete Boyberi’nin set ekibinden şikâyetçi olmuş olmasından bahsederken, yine başka bir tv kanalının haberine göre; her şeyin yolunda olduğu, bölge esnafının konuyla ilgili ne kadar mutlu olduğundan bahsetmesi de sizce düşündürücü değil mi?

 

Acaba bu denli bir filmin yapımcıları Türk olsaydı ve meselâ bir Tarık Akan, bir Kadir İnanır gibi değerli sanatçılarımızdan oluşan bir kadro ile çekilmek istenseydi, yine hükümet böyle tolerans gösterdiği 007 için, aynısını bizimkilere de gösterir miydi?

 

Birçok insan, bazı gerçekleri görmekte ve konuyla ilgili itirazlarını da beyan etmektedirler zaten ama bilirsiniz ki bu ülke de ne düşündüğünüz önemli değildir! Ne düşündürülmek istendiğiniz daha önemlidir. Zorla düşünce empoze etmek için çabalayıp, insanları bir kukla veya papağan olarak yaşamlarını devam etmesini ister hep siyasi kanat.

 

Bu nasıl bir anlayıştır, nasıl bir nizamdır ve nasıl hizmettir? Böylesine bir reklâm olmaz olsun! Siirtli Hamlet Filmini 13 bin genç desteklerken; ne bölge kaymakamı ne belediye başkanı, ne valisinden bir konaklama ve gıda masrafları ile yardım göremezken ve bu kadar yazılan çizilen ve görüşmeler dâhilinde bir sonuç elde edemediğimiz bölge kukla ve konu mankeni olarak adlandırdığım milletvekilleri adı altında, aslında hiçbir işe yaramayan insanların bulunduğu siyasî bütünlüğün göstermiş olduğu ülke dışı desteğe bakar mısınız?

 

Buna siz ne derseniz deyin ama benim dilim varırken, parmaklarım klâvyede tuşlara basmaya varmıyor. 

 

Yazıklar olsun!!!

 

Nasıl bir ülkenin evlâdıyım ben böyle…

 

Bir kez daha utanıyorum bu siyasetçilerin aptalca politikaları yüzünden!!!

Zaman Tünelinde Unutulmak

Yeniden, yeniliklerden, modernlikten hoşlanmıyordu. Her şey alaturka kalmalıydı hayatında, alıştığı şekliyle yaşama devam etmeliydi. Ama saniye bile yerinde durmazken, takvim yaprakları bir bir koparılırken ve her geçen anda hayat değişirken eskiyi özleyerek yenileniyordu. 

Yeniliğin konforunu yaşarken eskiye duyduğu özlem kendisiyle çelişmesine neden oluyordu. Çocukken sobanın üzerinde kızartılan ekmeklere sürülen yağın yerini tutmayan, ekmek kızartma makinelerinde kızartılan yavan ekmekler gibiydi hayatı. 

Her şey pratik ama her şey bir o kadar yavandı. Siyah beyaz televizyonlarda seyrettiği kendinden bir şeyler bulduğu filmleri özlüyor, renkli televizyonlarda yeşeren dizi furyasına anlam veremiyordu. Eskiden aşk, dostluk, zengin kız ve fakir erkeğin anlatıldığı filmlerde, Hulusi Kentmen gibi tonton dedeye sahip olmak isterken bulurdu kendini. 

Renklenen televizyonla renkleri solmuş senaryolar gündeme geldiğinde; İki kardeşin aynı kişiye aşık olduğu ve kardeşliğin çok önemsizmiş gibi gösterildiği, para için türlü entrikaların döndüğü, tecavüzün aşka dönüşebileceği, ufacık çocukların hamile kaldığı, duygulardan uzak argolara yakın filmlerde ve dizilerde boğuluyordu. Yenilenmek ağır geliyordu, çünkü eski Türk filmlerini özler gibi eski dostlukları eski aşkları özlüyordu. 

Atlı karınca da sıra bekleyen çocuklar gibi zaman tünelinden geçip dünde kalmak, bugünün tükenmişliğini görmemek en büyük arzusuydu. Ne zaman dünya çıkarlarından sıyrılıp, kendi çıkarlarının esiri olmuş insanlarla dost olmuştu. 

Ne zaman kendine yöneltilen her sevgi sözcüğünde, “şimdi bana neyi itiraf edecek acaba” diye düşünür olmuştu. Kendinin bile yetişemediği hızla değişimi yaşamış, olgunlaşmış ve her olgunlaşma da olduğu gibi eskiyi özler olmuştu. 

Çünkü değişen sadece diziler değil, dizilere konu olan insanlardı… Gece bekçisinin ben buradayım der gibi çaldığı düdüğün sesiyle güvenli sokaklarda, mahallede ki arkadaşlarının koruması eşliğinde, meraklı komşularının perde arkasında olmasına gülerek, çocukların oyun çığlıklarıyla dolu sokağının kaldırımlarında evine dönmenin güzelliğini hayal ederek, soğuk apartman katlarında kimsenin kimseyi tanımadığı, çocukların olmadığı ıssız sokaklarda, arkamdan kim geliyor acaba korkusuyla hızlı adımlarla evine gidiyordu. 

Arkadaş şarkısıyla aklına gelen bir sürü dostuyla yaşadıklarını göz damlalarıyla hatırlarken ve kaderin araya girmesiyle görüşememenin verdiği hüzün varken, dostluğun boşluk dolduran hatta çıkarcılıktan öteye taşınmayacağını sanan insanlarla geçen vaktine üzülüyordu. Birbirine alınan düşünülmüş hediyelerle, yazılan güzel kelimelerle ve nefes kesen bakışlarla yaşadığı aşklar ise birbirini satın almaya çalışılan hediyelere, herkese söylenen kelimelere ve tüketilen aşklara dönmüştü… Geleceğe dair kurulan tüm hayaller bitmiş geçmişin anılarıyla yaşanır olmuştu. O yüzden yılların yenilenmesini istemiyordu. 

Her yeni yılla değişen düzenin parçası olmak, umutlanmak hatta değişeceğine inanmak ve heyecanlanmak istemiyordu çünkü geçmişe özlem tokat gibi iniyordu yüzüne, çünkü her yenilenen yılda anılarına, geçmişine ve geçmişteki hayallerine özlemi büyüyordu. Büyümeyi istemeyen tüm yetişkinler gibi gitmekten ve kalmaktan korkuyordu zaman tünelinde. Yenilikler mi incitiyordu eskiye özlem mi kendisine bile itiraf edemiyordu…

TEK AMAÇ, TEK YÜREK
Bandırma vapuru arkasında onu izleyen bir gemi ve şiddetli bir fırtınanın eşliğinde sessizce yol alıyordu. Yol boyunca fırtına şiddetini arttırmış, vapuru izleyen esaret yüklü gemi bu şiddete dayanamamış ve uzaklaşmıştı.
Bu efsane olacak olan geminin içinde, yüreği umut dolu ve gözleri ışık saçan yolcuları vardı.
Tütün iskelesine yanaşan gemiden inen yolcular, yoldan geçen at arabalarının ve atların gölgelerine sığınarak yol almaya başladılar. 18 genç asker, yaşanılan şartların getirdiği tedirginlik ile yol alıyorlardı.
Özgür değillerdi.
Hürriyetleri yoktu. 
Esaret altındaydılar
  
Düşünüyorum da,  bizler hürriyetimizin kıymetini biliyor muyuz?
Peki ya, özgürce yaşamanın değerini!
İstesek bunları satın alabilir miyiz, peynir ekmek gibi!
Asla!
Hangimiz özgürlüğümüzü feda edebiliriz.
Hiçbirimiz!
Hiçbirimiz, var olan özgürlüğümüzün elimizden alınmasına dayanamayız.
Yaşam alanımızın kısıtlanmasına öyle kolay kolay tahammül edemeyiz.
Savaşlar kolay kazanılmaz. BEDEL ÖDENİR. 
Ve  böylesi bir değer için ödenen bedelleri düşündüğüm de ise, inanın  gözlerim yaşarıyor. Yok olan nesiller, parçalanmaya yüz tutmuş bir ulus, enkaz olmuş ama var oluş mücadelesi veren bir millet ve onlara liderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk.
Ve bir ülkenin yeniden diriliş destanının yazıldığı o gün.
19 MAYIS 1919! 
Şüphesiz, o varoluş destanını yazan ve bu destanın  gençlerle elele vererek yazılacağını bilen ve gören tek gerçek önder ATATÜRK'tü. 
Ve o artık yanımızda var olmasa da, yok olan manevi ulusal değerlerimizin tek tek rafa kaldırılmasını izleyen bir lider artık. 
Masmavi gözlerinin çerçevelediği o keskin bakışlarının ardındaki hüznü, hissettiren bir lider.
 
Hürriyet ya da özürlük, ancak zihniyle, bedeniyle inancıyla birbirine bağlanmış bir ulusun aynı çıkarlar uğrunda mücadele etmesiyle kazanılabilir.
Ve böylesi bir tarih yazdırabilen o ruh, gençlerle elele vererek var olur.
Tarih geçmişi anlatır ve geçmiş bir ulusun var olan en güçlü manevi değeridir. Ve tarih yüzlerce liderler yetiştirir.
Şüphesiz, tarihin o derin akışı içerisinde, ulusların kaderinde olumlu ya da olumsuz etkili olan ve bir ülkenin kaderini değiştirebilen binlerce devlet adamı gelmiş ve geçmiştir.
 
Bu gün hafızlarınızı her ne kadar zorlasanız da, pek çoğunun bırakın eserlerini, isimlerini bile hatırlamakta zorluk çekersiniz.

Bazıları yaşadıkları hayatların sansasyonları ile anılır.
Bazıları ise, özel hayatları ve ülkesinden çok kendi şahsi emellerinin ön sırada yer aldığı egosu yüksek lider sıfatıyla tanınır.
Bazılarıda, hırslarının kurbanı olup bir ülkenin kaderini başka bir ülkeye bağımlı hale getirmesiyle hatırlanır…
Oysa ki, TÜRKİYE CUMHURİYET'inin kurucusu ULU ÖNDER ATATÜRK, bir ülkenin varoluş mücadelesine, bağımsızlığına ve özgürlük savaşına canı pahasına liderlik etmesiyle, çocuklarla gençlerle elele vermesiyle, geleceği onlara emanet etmesiyle  tanınır…
  
O bir devlet adamı, bir halk adamı, bir ülkenin kaderini yazan kurtuluş destanının başrol oyuncusudur.
Ve zaman geçti. Senaryo ve sahne artık değişti.
Yeni roller belirlendi.
Senaryo farklı, oyuncular farklı, seyirciler ise bambaşka gözlerle bakıyor ve sadece izlemekle yetiniyorlar.
Fakat unutulmaması gereken şu ki; bir ulusun var oluşunu anlatan destanların yeri dolapların tozlu rafları değil, genciyle yaşlısıyla bir arada kutlayacak coşku dolu yüreklerdir.
Sevgiyle Kalın

  

YAZARLAR
Hale GÜLOĞLU
TEK AMAÇ, TEK YÜREK
EN ÇOK OKUNANLAR
Şampiyon Galatasaray!
Kadıköy'de gerçekleşen derbiden gol sesi çıkmayınca Şampiyonluğu Galatasaray aldı.
ANKET
Medyada Siyasiler ile ilgili Anketleri SAGLIKLI Buluyor musunuz?
BANA iNANDIRICI GELiYOR
TEREDDÜTLERiM VAR
SANIRIM DOGRU
GERÇEKLERi YANSITMIYOR
  

FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Mig Medya Haber Servisi   |
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Sky NET Web Teknoloji Sistemleri