Zamanın birinde insanların vizesiz gidebildiği, olabildiğince görkemli, ışıltılı, fotoğraflarla süslenmiş sihirli diyar da eksikliklerimizi tamamlamaya çalışıyorduk.Sanal dünya adı verilen, herkesin birbirine çok yakın ve aynı zamanda birbirinden çok uzak olduğu bu diyarda önceden sadece kelimeleri tüketiyorduk. Zamanla kelimelerin ötesinde duygular ve değerleri tüketmeye başladık.
Henüz kimse kimseyi aldatmamışken, birbiriyle dost olma çabasındayken, gösterilen içtenlikler ve paylaşımlarla kendimizi bulma yolundaydık. Bu günlerde ünlü olma hastalığına yakalanmadığımız için, eski günleri yaşar gibi tatlı dertleşmelerle hayatımızı, hayallerimizi paylaşıyorduk. Fenomenleşme hastalığı ile birlikte günaydınlar anlamsızlaşmaya başlamış, her şeyin yazarak anlatıldığı bu dünyada zamanı tüketirken tükenir olmuştuk…
İsmini, cinsini, yaşını, maddi durumunu merak etmediğimiz insanlarla hergün bilgisayar ardında birlikteyken, arama motoru google ile bilgilenen insanların paylaşımlarını yandan gülümseme ile okuyorduk. Her yerde kendi olmayı seven insanlardık. Bu yüzden sahte hesap açanlara anlam veremiyor ve ünlü ünsüzlerden kaçıyorduk. Gerçek ve sanal olarak ikiye ayırdığımız dünyamızda önceliğin hangisi olduğu belli değildi.
Hiç sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz insanları özlerken hatta sevmeye başlarken, her gün gördüğümüz insanlarda kusur bulup uzaklaşmaya çalışmakta neyin nesiydi?
Bilgi çağında kitap, gazete okumayı bırakıp tüm hayatı twitterdan takip edecek, facebookda şiirleri, özlü sözleri öğrenecek kadar tembelleşmiş ve insanları sanalda sevecek kadar tuhaflaşmıştık. Oysa bir tuşa birbirini terk etmek o kadar kolaydı ki. Üstelik geride bir sürü yalan bırakarak….
Kendi olmaktan vazgeçen insanlar, gerçek hayatta istemediklerini yaşarken ve istediği hayata hayallerini katarak sanalda sahip olmaya çalışırken kısır döngü içerisinde mutluluk haplarına esir olmuş her iki dünyadan kopmuş halde ve bir sıra TV de ünlü olmaya çalışan, bir iki programa çıkınca havalarından yanına yaklaşılmayan, sabun köpüğü gibi yok olan insanlar gibiydiler. Sonrasının müthiş boşluk, terk edilmişlik olduğunu bilmiyorlar mıydı?
Bu diyarda ülkeyi yönetebilecek kadar siyaset bilgisine sahip ne çok insan görmüştük. Üstelik bu işin eğitimini almışlar susarken, bu kadar insan ahkâm kesiyordu. Demek ki siyaset için sanalda var olmak yeterliydi. Her değer sıradanlaşırken biraz daha kendimizden ödün veriyorduk… En çok da kendine bile saygısı olmayanların saldırısıyla yıpranıyorduk. Hiç tanımadan birini incitmeye çalışmak hangi incinmişliğin, hangi dışlanmışlığın sonucuydu? Popüler olma çabasında 140 karakterle sınırlı yazılanlar, takipçi sayısı ile kısıtlanmış beyinler, matematiksel değerlerle nasıl da değersizleşiyorlardı. İyi niyetin, içtenliğin yalakalık kabul edildiği, ukalalığın gündem yarattığı, duyguların hiçe sayıldığı bu dünyada diğer dünyadaki kadar yalnızlığa mahkum ediliyorduk.
Günaydın demeye korkan bizler, 140 karaktere aşklar, dostluklar, nefretler, benlikler sığdırıyorduk. Tüm duygularımızı tüketirken nasıl da tükeniyorduk…Bunun yanı sıra; bizden gizlenmeye çalışan tüm gerçekler twitter sayesinde gün yüzüne çıkıyordu. Sokaklarda sessizleştirildiğimiz kadar twitter da susturulamıyorduk.
Sanal dünyanın büyüsünde, çok güzel insanlarla tanışma fırsatı da vardı. Hayatımıza renk, tat ve hatta sevgi katan insanlar bu diyarı terk ettirmiyorlardı. Her birinden yaşamın güzelliğini dinlerken, farklı hayatlara açılan pencerelerde kayboluyorduk. Nefret ve şiddet dolu ikili dünyada, sevmeyi bilen insanlarla dost olmak da bir tuş kadar yakındı…
Kendimiz gibi olan dostları ararken bizleri yoran insanları görmezden gelmek hayatın, hayallerin hatta rüyaların en güzeliydi…
Sevgiyle Kalın